7 Mayıs 2009 Perşembe

TARTIŞMA: ULUSALCILIĞIN ANAKRONİK HALLERİ

Üyelerimizden Dr. Alişan Özdemir; Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vahap Coşkun'un bir makalesini bilgilerimize ve tartışma ortamamıza gönderdi... Paylaşıyoruz...

ANAKHRONİSMOS, Eski Yunancada ‘olayları yanlış zamanlandırma’ demektir. Kelimedeki ‘khronos’ zaman anlamındadır, ‘ana’ ön eki ise karşıtlık bildirir. Dolayısıyla anakronizm (tarih yanılgısı), ‘zamana ters düşme, tarihe aykırı olma ve çağa uymama’ gibi anlamları verir. Bilgi eksikliği sebebiyle veya belli bir amacı gözeterek bilinçle zamana ters düşen kişi; a) tarihi olayları/durumları, gerçekleştikleri zamanın dışında ve değişik zamanlarda gerçekleşmiş olaylarla/durumlarla birlikte ele alır ve b) farklı dönemlere meydana gelmiş olan olayları sanki aynı dönemde meydana gelmiş gibi değerlendirir.
İşimize gelen tarih
Türkiye’de son dönemlerde toplumun başına büyük belalar saran ulusalcılığın en temel niteliği, anakronizmdir. ‘Bir Anakronizm Olarak Türk Ulusalcılığı’ başlıklı makalesinde Şükrü Hanioğlu, ulusalcılığın ivme kazanmasında en önemli nedenin, resmi ideolojinin anakronik tarih anlayışı olduğunu belirtir. Hanioğlu’na göre, tarihi bağlamından kopartan ve geçmişi kendimiz dışındaki herkesle mücadele etme nedeni olarak gören bir tarih anlayışını benimsettirmek için yıllardır her türlü aracın kullanıldığı toplumumuzda, 21. asırda Kuva-yı Milliye tipi anakronik örgütlenmelerin ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. ‘Başka bir ifadeyle, ilkokul müsameresinden yakın tarih araştırmasına, günün anlam ve önemini dile getiren nutuklardan gazete köşesine, yarattığımız sembollerden romana kadar her alanda böylesi bir anakronizmi sürekli bir biçimde yeniden üreten bir toplumun, 2007 yılında 1919 koşulları çerçevesinde harekete geçmenin gerekli olduğu tezini işleyen bir ideoloji yaratmasında şaşılacak bir husus bulunmamaktadır.’ (Zaman, 12.04.2007)
Bu anakronik ulusalcılık, bugünün sorunlarını ve koşullarını geçmişin sorunları ve koşulları ile özdeşleştirir, bugüne dair kavramları geçmişin kavramlarıyla aynılaştırır. Öyle ki, ulusalcılığın mümtaz şahsiyetleri olarak temayüz edenlerin dillerinde; özelleştirme ‘kapitülasyonlar’a, AB taraftarlığı ‘müttefik ülkelerin muhipliği’ne, IMF ‘Duyun-u Umumi’ye denk düşer. Kendilerini kurtuluş mücadelesi veren Ankara Basını olarak gören medyanın ulusalcı kalemleri, özgürlükçü-demokratik tezleri dile getirenleri ise ‘mütareke basını’ olarak yaftalarlar. Ulusalcı askerler ülkenin 1919’dan beri daha kötü koşullarda olduğunu ileri sürer, hayali bir Kurtuluş Savaşı örgütler ve kendilerini halaskarını zabitan olarak görürler. (Bakınız, Örnek ve Balbay Günlükleri)
Söyledikleri ile yaptıkları arasında genelde bir bağlantı olmaz. ‘Bir Türk dünyaya bedeldir’ derler ama ilgili ilgisiz her yerde Batı karşısında komplekse girmekten sıyrılamazlar. Onlara kalsa bir Türk’ün herhangi bir şeyden korkması mevzu bahsi olamaz ama her nedense ikide bir Sevr kâbusuyla uyanmaktan ve bölünme paranoyasından kurtulamazlar. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ var güçleriyle haykırırlar ama yüzlerine sinmiş kızgınlıktan onların hiç de mutlu olmadıklarını anlamanız zor olmaz.
Ulusalcı muhayyile
Ulusalcıların gerçeklikle zayıftır; kendilerine bir dünya yaratır ve burada yaşarlar. Bu dünyada ve bu zamanda yaşayan birinin, ulusalcıların dünyasına girdiğinde, onların ritüelleriyle karşılaştığında hayretlere gark olması işten bile değildir. Andrew Finkel, Ayça Örer’le yaptığı söyleşi de, Ergenekon sanıklarından Fikri Karadağ ile olan bir görüşmesini aktarıyor. Kura’n, bayrak ve silah üzerine ettirdiği ölme ve öldürme yemini ile tanınan ve Kuva-yi Milliye Derneği’nin başkanı olan bu emekli albay ile yaptığı görüşmeyi ‘Faşist bir parodi gibiydi’ diye tanımlıyor Finkel: ‘Herkes takım elbise giymiş, Özbek takıları takmış. Fikri Karadağ kral gibi. Hangi dünyada olduğumu şaşırdım.’ Görüşmeyi yaptığı tarihte 301. maddeyi incelediğini ve Türklüğün ne olduğunu anlamaya çalıştığını belirten Finkel, Karadağ’a ‘Muhammed Türk müydü?’ diye sorduğunu ve ‘Elbette’ yanıtını aldığını belirtiyor: ‘Ciddiye almak zordu. Türkiye’yi nasıl yönetecekti bu darbeciler?’ (Taraf, 12.04.2009)
Altın Çağ’a takıntılı
Ulusalcı ideolojinin mensuplarının meşguliyetleri, eğitimleri ve sosyal çevreleri birbirinden son derece farklı olabilir; ama hepsi resmi ideolojinin umdelerine imanla sarıldıklarından aralarındaki farklar silikleşir, aynı sözleri tekrarlayan neferlere dönüşürler. Düşüncelerine Altın Çağ döneminin kalıntıları hâkimdir; her şeyi o döneme ve o dönemin şahsiyetlerine atıfla haklılaştırmaya veya mahkûm etmeye çalışırlar. Onlar için başka bir gerçek yoktur. Mesela, eğer Altın çağ’da ‘Kürt yoktur’ denmişse, artık bu konu tartışılamaz. Aradan yıllar geçebilir, devlet kendisi dahi Kürtçe televizyon yayınına başlayabilir, Güneydoğu sınırlarında Kürdistan Bölgesel Hükümeti diye bir komşunuz olabilir, Kürt bağımsızlık hareketinin simge isimlerinden biri Irak’ta Cumhurbaşkanlığı makamında olabilir, ama bunların hiçbiri bir ulusalcının ezberini değiştiremez. Alın 1991’in kudretli DGM Savsısı Nusret Demiral’ı, zamanın ve dünyanın onu Kürtleri inkâr noktasından bir milim kıpırdatamadığını göreceksiniz.
Nur Batur, 1991 ‘de Meclis’te yaşanan yemin krizi ile arkasından yaşanan siyasi ve hukuki krizi konu edinen bir yazı dizi yayımladı ve o günleri yaşayanların görüşlerine başvurdu. (4-11.04.2009, Sabah) Hatırlayacaksınız Hatip Dicle’nin ‘Ben ve arkadaşlarım bu yemini anayasal baskı altında ediyoruz’ ve Leyla Zana’nın ‘Ez vé sondé li ser navé gele Kurd u Tırk dixwinim’ (Bu yemini Kürt ve Türk hakları adına ediyorum) sözleriyle başlayan süreçte DEP vekilleri Meclis bahçesinde gözaltına alınmış ve daha sonra mahkûm edilmişlerdi. Tüm bu süreçte başrolde olan Demiral, Meclis’i kuşatmıştı. Bunu ‘Polisin Meclis’i işgal etmesi ile eşdeğer’ olarak niteleyen dönemin Meclis Başkanı Cindoruk, Demiral’ın tavrını şöyle özetliyor: ‘Demiral terör estiriyordu. Herkesi korkutmuştu. Siyasetçilere dahi dava açıyordu. Rüzgâr gibi esen bir adamdı.’
Batur’un sorularına verdiği yanıtlar, sahip olduğu yetkiyi Meclis’i terörize etmek için kullanan bu ‘rüzgâr gibi adam’ın ne denli anakronik bir vaka olduğunu gözler önüne seriyor. ‘Kürtler yoktur. Kürt bir Türk boyu. Araştırmalar böyle. Kürtçe de, Türkiye’de, dünya da yok. Dil denmez. Lehçe denir’ diye buyuran Demiral, Kürtleri ‘Türklerin büyük devlet olmasını istemeyen yabancı devletlerin’ bir icadı sayıyor: ‘Kürt tarihi yoktur. Millet olarak lanse ettiler, Lozan’da önümüze sürdüler.’ Hızını alamıyor Demiral, milletvekillerinin idam edilmemelerine hayıflanıyor: ‘18 yıl kaybedildi. Biz devleti bu kişilerin tehlike içine çektiğini tespit ettik. İdam istedik. İdam cezası verilmiş olsaydı devlet gücünü gösterecekti. Devletin gücü çok sathi kaldı.’
Entelektüel donanım yok
Karadağların, Demiralların, ‘askerler bildiri yayınlayacak’ diye sevindirik olan profesörlerin, meşru bir siyasal partiyi düşman gibi gören bakanların ve bilumum ulusalcıların tavırları ve beyanatları iki hususu anlamamıza yardım eder: Biri ulusalcıların entelektüel donanımlarının sığlığıdır. Slogandan öteye gitmeyen bu ideoloji anakronizmden arındırıldığında ortada içerik namına bir şey kalmamaktadır. Diğeri ise, ulusalcılığın içerdiği tehlikedir. Ulusalcılığın varlığı ve bilhassa etkin makamları işgal edenlerce içselleştirilmesi, bu ülkenin geleceğinde toplumsal barışa yer açmayı güçleştirmektedir. Ulusalcılığa karşı mücadele, Hanioğlu’nun belirttiği gibi ‘anakronizm dışında içeriği bulunmayan bu ideolojiye kızmak’ ile olmaz. Ulusalcılığın geriletilmesi ancak ‘onu sürekli biçimde yeniden üreten ve konjonktür elverdiğinde güçlendiren yapısal nedenleri ortadan kaldırmakla’ mümkün olur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder