10 Mayıs 2009 Pazar

AYDIN ENGİN'DEN UMUT VEREN BİR HABER/YAZI

Üyelerimizden sevgili Sema Bayraktar, Aydın Engin'in umut veren bir haberini bizimle paylaştı... Bu yaz, en azından 22 temmuz ertesinden itibaren ciddi bir beklenti içinde olduğumuz 'solun birliği-dirliği' konusunda özel gelişmeler olacak gibi... Devamı yazıda efendim...

Sol’da Sıcak Yaz11.05.2009Sol bacağı olmayan, var gibi görünenleri ise pek cılız, pek etkisiz olan bir demokrasinin topal, sakat kalacağını düşünenlerdenseniz…
Eğer siyaset meydanını “sol”suz bulup köyde değneksiz dolaşanların umursamazlığı, kural tanımazlığı, küstahlığı, kapitalist vahşeti ebedi bir düzenmiş gibi savunmaları canınızı sıkıyorsa… Eğer milliyetçilik dalgasına boylu boyunca kapıldıkları halde kendilerini hala “sol” diye tanımlayanlar onurunuzu kırıyor, öfkenizi iyiden iyiye kabartıyorsa…
Size bir haberim var: Eğer gözlemlerim, kimi tanık olduklarım beni yanıltmıyorsa bu yaz “sol”da sıcak geçecek. Hem de çok sıcak.
Eğer yaz güneşinden iyi yararlanırsa sonbahara da “hasat” var.
* * *
Şimdilerde irili ufaklı gruplar, sorumluluk duyup elini taşın altına sokmakta duraksamayanlar, ayaklarındaki prangalardan nihayet kurtulanlar yoğun ve umutlu bir arayış içindeler. Gözleri uykusuzluktan kızarmış adamlar ve kadınlar birbirleriyle buluşuyor, bir araya gidip başkalarını arıyor, aradıkları ile buluşup tartışmaya, çıkışın yolunu belirgin kılmaya, tanımlı kılmaya ve en önemlisi gerçekleşebilir kılmaya çabalıyorlar.
Yorucu, bıktırıcı ama bereketli bir arayıştan söz ediyorum. “Küçük olsun benim olsun” bencilliğinden sıyrılmış, “Büyük olsun, çok büyük olsun, bizim olsun, hepimizin olsun” anlayışına sıçramış bir arayıştan söz ediyorum.
Mesela “sol”u 95 yıldır uğraştıran, 95 yıl boyunca ortak noktaları aramak yerine ayrılık noktalarına vurgu yapmayı yeğleyen, aynı kökten, “Marksizm”den geldiklerini göz ardı eden, düşmanlıklarla dolu bir tarih kesiti yaşayan “sosyalist sol” ile “sosyal demokratlar” birlikte yürünebilecek bir yolun taşları döşenebilir mi, sorusunu cesaretle önlerine koyup, hem kendi aralarında, hem birlikte tartışmaya başladılar.
Bu önemli.
Türkiye’de, 1960’ların sonunda kendini sosyal demokrat olarak tanımlayan, ama onca yıldır sosyal demokrat olamayan, bugünse ulusalcı-milliyetçi bataklıkta debelenen CHP çizgisini reddetmiş, sosyal demokrasinin “doğum günlerindeki” ilkelere bağlı bir kesim, bir siyasal birikim var. Bu kesim artık kendilerini inkar etmedikçe CHP çatısı altında bulunmalarının mümkün olmadığını bilince çıkardı. Almanya’daki “Die Linke” (=Sol Parti), İngiltere’deki “Respect” deneyleri onları 95 yıldır can düşmanı belledikleri siyasal çizgi ile buluşabilme olanakları üstünde düşünmeye ve davranmaya yöneltti.
Kendini Marksist ya da “özgürlükçü sosyalist” olarak tanımlayanlar da değişen dünyada “Leninci parti modeli”, “Proletarya diktatörlüğü” gibi kavramları “Tartışırsam günaha girer miyim” ya da “Abdestim bozulur mu” gibi kaygıları aşarak ele almaya başladılar. Sevindirici olan ve önemli olansa şu: Solun bu çeşitli kollarında konuşlanmış kişiler, gruplar, hareketler, çevreler bu tartışmaları kendi içlerine kapanarak, teorik tartışmaların gevezelik tuzağına düşerek değil, hem birbirleriyle, hem de “öteki sol”daki kişi, grup, hareket ve çevrelerle sürdürüyorlar.
Bu yaz anlaşılan bu konuşmalar, arayışlar, tartışmalar, görüşmeler, yoklamalar, yok saymamalar ile geçecek.
Şimdiden söylenebilecek olan pek yalın: Bir gruplar, partiler, partimsiler koalisyonu kurmak için karşılıklı “kota pazarlığı” yapılan alışılagelmiş “solda birlik” görüşmeleri artık söz konusu bile değil.
Arayış, temel ilkeler düzeyinde buluşabileceklerin, her türlü örgüt, grup, çevre bağından sıyrılıp özgür solcu bireyler olarak bir araya gelinecek bir arayışa evrildi.
* * *
Şimdilik bu kadar.
Bu yaz besbelli “sol’un sıcak yazı” olacak...
Yaz güneşinden yararlanıp sonbaharda bereketli bir hasat mevsimi mi yaşanacak, yoksa “küçük dükkancılığın” cenderesinde boğulmaya devam mı edilecek sorusu henüz yanıtsız... Hele şu yazı bir yaşayalım bakalım...
Aydın Engin

7 Mayıs 2009 Perşembe

TARTIŞMA: ULUSALCILIĞIN ANAKRONİK HALLERİ

Üyelerimizden Dr. Alişan Özdemir; Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vahap Coşkun'un bir makalesini bilgilerimize ve tartışma ortamamıza gönderdi... Paylaşıyoruz...

ANAKHRONİSMOS, Eski Yunancada ‘olayları yanlış zamanlandırma’ demektir. Kelimedeki ‘khronos’ zaman anlamındadır, ‘ana’ ön eki ise karşıtlık bildirir. Dolayısıyla anakronizm (tarih yanılgısı), ‘zamana ters düşme, tarihe aykırı olma ve çağa uymama’ gibi anlamları verir. Bilgi eksikliği sebebiyle veya belli bir amacı gözeterek bilinçle zamana ters düşen kişi; a) tarihi olayları/durumları, gerçekleştikleri zamanın dışında ve değişik zamanlarda gerçekleşmiş olaylarla/durumlarla birlikte ele alır ve b) farklı dönemlere meydana gelmiş olan olayları sanki aynı dönemde meydana gelmiş gibi değerlendirir.
İşimize gelen tarih
Türkiye’de son dönemlerde toplumun başına büyük belalar saran ulusalcılığın en temel niteliği, anakronizmdir. ‘Bir Anakronizm Olarak Türk Ulusalcılığı’ başlıklı makalesinde Şükrü Hanioğlu, ulusalcılığın ivme kazanmasında en önemli nedenin, resmi ideolojinin anakronik tarih anlayışı olduğunu belirtir. Hanioğlu’na göre, tarihi bağlamından kopartan ve geçmişi kendimiz dışındaki herkesle mücadele etme nedeni olarak gören bir tarih anlayışını benimsettirmek için yıllardır her türlü aracın kullanıldığı toplumumuzda, 21. asırda Kuva-yı Milliye tipi anakronik örgütlenmelerin ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. ‘Başka bir ifadeyle, ilkokul müsameresinden yakın tarih araştırmasına, günün anlam ve önemini dile getiren nutuklardan gazete köşesine, yarattığımız sembollerden romana kadar her alanda böylesi bir anakronizmi sürekli bir biçimde yeniden üreten bir toplumun, 2007 yılında 1919 koşulları çerçevesinde harekete geçmenin gerekli olduğu tezini işleyen bir ideoloji yaratmasında şaşılacak bir husus bulunmamaktadır.’ (Zaman, 12.04.2007)
Bu anakronik ulusalcılık, bugünün sorunlarını ve koşullarını geçmişin sorunları ve koşulları ile özdeşleştirir, bugüne dair kavramları geçmişin kavramlarıyla aynılaştırır. Öyle ki, ulusalcılığın mümtaz şahsiyetleri olarak temayüz edenlerin dillerinde; özelleştirme ‘kapitülasyonlar’a, AB taraftarlığı ‘müttefik ülkelerin muhipliği’ne, IMF ‘Duyun-u Umumi’ye denk düşer. Kendilerini kurtuluş mücadelesi veren Ankara Basını olarak gören medyanın ulusalcı kalemleri, özgürlükçü-demokratik tezleri dile getirenleri ise ‘mütareke basını’ olarak yaftalarlar. Ulusalcı askerler ülkenin 1919’dan beri daha kötü koşullarda olduğunu ileri sürer, hayali bir Kurtuluş Savaşı örgütler ve kendilerini halaskarını zabitan olarak görürler. (Bakınız, Örnek ve Balbay Günlükleri)
Söyledikleri ile yaptıkları arasında genelde bir bağlantı olmaz. ‘Bir Türk dünyaya bedeldir’ derler ama ilgili ilgisiz her yerde Batı karşısında komplekse girmekten sıyrılamazlar. Onlara kalsa bir Türk’ün herhangi bir şeyden korkması mevzu bahsi olamaz ama her nedense ikide bir Sevr kâbusuyla uyanmaktan ve bölünme paranoyasından kurtulamazlar. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ var güçleriyle haykırırlar ama yüzlerine sinmiş kızgınlıktan onların hiç de mutlu olmadıklarını anlamanız zor olmaz.
Ulusalcı muhayyile
Ulusalcıların gerçeklikle zayıftır; kendilerine bir dünya yaratır ve burada yaşarlar. Bu dünyada ve bu zamanda yaşayan birinin, ulusalcıların dünyasına girdiğinde, onların ritüelleriyle karşılaştığında hayretlere gark olması işten bile değildir. Andrew Finkel, Ayça Örer’le yaptığı söyleşi de, Ergenekon sanıklarından Fikri Karadağ ile olan bir görüşmesini aktarıyor. Kura’n, bayrak ve silah üzerine ettirdiği ölme ve öldürme yemini ile tanınan ve Kuva-yi Milliye Derneği’nin başkanı olan bu emekli albay ile yaptığı görüşmeyi ‘Faşist bir parodi gibiydi’ diye tanımlıyor Finkel: ‘Herkes takım elbise giymiş, Özbek takıları takmış. Fikri Karadağ kral gibi. Hangi dünyada olduğumu şaşırdım.’ Görüşmeyi yaptığı tarihte 301. maddeyi incelediğini ve Türklüğün ne olduğunu anlamaya çalıştığını belirten Finkel, Karadağ’a ‘Muhammed Türk müydü?’ diye sorduğunu ve ‘Elbette’ yanıtını aldığını belirtiyor: ‘Ciddiye almak zordu. Türkiye’yi nasıl yönetecekti bu darbeciler?’ (Taraf, 12.04.2009)
Altın Çağ’a takıntılı
Ulusalcı ideolojinin mensuplarının meşguliyetleri, eğitimleri ve sosyal çevreleri birbirinden son derece farklı olabilir; ama hepsi resmi ideolojinin umdelerine imanla sarıldıklarından aralarındaki farklar silikleşir, aynı sözleri tekrarlayan neferlere dönüşürler. Düşüncelerine Altın Çağ döneminin kalıntıları hâkimdir; her şeyi o döneme ve o dönemin şahsiyetlerine atıfla haklılaştırmaya veya mahkûm etmeye çalışırlar. Onlar için başka bir gerçek yoktur. Mesela, eğer Altın çağ’da ‘Kürt yoktur’ denmişse, artık bu konu tartışılamaz. Aradan yıllar geçebilir, devlet kendisi dahi Kürtçe televizyon yayınına başlayabilir, Güneydoğu sınırlarında Kürdistan Bölgesel Hükümeti diye bir komşunuz olabilir, Kürt bağımsızlık hareketinin simge isimlerinden biri Irak’ta Cumhurbaşkanlığı makamında olabilir, ama bunların hiçbiri bir ulusalcının ezberini değiştiremez. Alın 1991’in kudretli DGM Savsısı Nusret Demiral’ı, zamanın ve dünyanın onu Kürtleri inkâr noktasından bir milim kıpırdatamadığını göreceksiniz.
Nur Batur, 1991 ‘de Meclis’te yaşanan yemin krizi ile arkasından yaşanan siyasi ve hukuki krizi konu edinen bir yazı dizi yayımladı ve o günleri yaşayanların görüşlerine başvurdu. (4-11.04.2009, Sabah) Hatırlayacaksınız Hatip Dicle’nin ‘Ben ve arkadaşlarım bu yemini anayasal baskı altında ediyoruz’ ve Leyla Zana’nın ‘Ez vé sondé li ser navé gele Kurd u Tırk dixwinim’ (Bu yemini Kürt ve Türk hakları adına ediyorum) sözleriyle başlayan süreçte DEP vekilleri Meclis bahçesinde gözaltına alınmış ve daha sonra mahkûm edilmişlerdi. Tüm bu süreçte başrolde olan Demiral, Meclis’i kuşatmıştı. Bunu ‘Polisin Meclis’i işgal etmesi ile eşdeğer’ olarak niteleyen dönemin Meclis Başkanı Cindoruk, Demiral’ın tavrını şöyle özetliyor: ‘Demiral terör estiriyordu. Herkesi korkutmuştu. Siyasetçilere dahi dava açıyordu. Rüzgâr gibi esen bir adamdı.’
Batur’un sorularına verdiği yanıtlar, sahip olduğu yetkiyi Meclis’i terörize etmek için kullanan bu ‘rüzgâr gibi adam’ın ne denli anakronik bir vaka olduğunu gözler önüne seriyor. ‘Kürtler yoktur. Kürt bir Türk boyu. Araştırmalar böyle. Kürtçe de, Türkiye’de, dünya da yok. Dil denmez. Lehçe denir’ diye buyuran Demiral, Kürtleri ‘Türklerin büyük devlet olmasını istemeyen yabancı devletlerin’ bir icadı sayıyor: ‘Kürt tarihi yoktur. Millet olarak lanse ettiler, Lozan’da önümüze sürdüler.’ Hızını alamıyor Demiral, milletvekillerinin idam edilmemelerine hayıflanıyor: ‘18 yıl kaybedildi. Biz devleti bu kişilerin tehlike içine çektiğini tespit ettik. İdam istedik. İdam cezası verilmiş olsaydı devlet gücünü gösterecekti. Devletin gücü çok sathi kaldı.’
Entelektüel donanım yok
Karadağların, Demiralların, ‘askerler bildiri yayınlayacak’ diye sevindirik olan profesörlerin, meşru bir siyasal partiyi düşman gibi gören bakanların ve bilumum ulusalcıların tavırları ve beyanatları iki hususu anlamamıza yardım eder: Biri ulusalcıların entelektüel donanımlarının sığlığıdır. Slogandan öteye gitmeyen bu ideoloji anakronizmden arındırıldığında ortada içerik namına bir şey kalmamaktadır. Diğeri ise, ulusalcılığın içerdiği tehlikedir. Ulusalcılığın varlığı ve bilhassa etkin makamları işgal edenlerce içselleştirilmesi, bu ülkenin geleceğinde toplumsal barışa yer açmayı güçleştirmektedir. Ulusalcılığa karşı mücadele, Hanioğlu’nun belirttiği gibi ‘anakronizm dışında içeriği bulunmayan bu ideolojiye kızmak’ ile olmaz. Ulusalcılığın geriletilmesi ancak ‘onu sürekli biçimde yeniden üreten ve konjonktür elverdiğinde güçlendiren yapısal nedenleri ortadan kaldırmakla’ mümkün olur.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

OAG RAPORLARI 7 (MAYIS / 1)

Degerli Arkadaslarim,
30.04.2009 tarihinde gerceklestirdigimiz persembe toplantisina Nazim Ozturk, Alisan Ozdemir, Hasan Kayim, Hurriyet Karadeniz, Sema Bayraktar, Omer Faruk, C. Murat Ozgunay, Erdal Karayazgan, Adnan Celayir, Yasar Celik, Ali Senalp, Nazmi Saşmaztin, Fehim Caculi katilmislardir.
Toplantinin birinci bolumunde, bir onceki toplantida karar alinan "yeni bir sol siyaset cizgisi ve dilinin" olusmasi amaciyla gerceklestirilmeye baslanan temaslar hakkinda bilgi verildi. Bir evvelki raporda belirtilen parametreler cercevesinde gorusulen grup, hareket, girisim temsilcileri ile bilim adamlari ve aydinlarin proje ile ilgili gorusleri aktarildi. Her biri uzerinde tartismalar yapildi. Onumuzdeki 15 gun icinde de gorusmelere devam etme karari alindi.

* Genel olarak guc odakli zihniyetle projeye yaklasan kesimlerden uzak durulmasi yonunde bir egilim olustu.
* "Herkes gucunu konsolide etsin sonra birleselim" gibi eskimis politik zihniyetlere prim vermemek gerektigi vurgulandi.
* Guc temelli bir tartismanin icersine girilmesi bastan yenilginin kabul edilmesi anlamina gelecegi ifade edildi.
* Samimi bireylerin belli ilkeler etrafinda biraraya gelip "yeni bir kimlik" olusturmasi gerektigi yonunde mutabik kalindi.

Alinan diger kararlar;
1- OAG'nin amac metninin konusulan butun bireylere gonderilmesi
2- OAG'nin cikis metninin yayginlastirilmasi
3- Solpayda tartisma grubuna - katilmak istemeyenler haric - butun herkesin otomatik uye olmasi
1. ve 2. maddelerde yapilacak isleri grup uyesi butun gonullulerin yapmasinin uygun oldugu ifade dilmistir.
3. maddede belirtilen solpayda ile koordinasyon gorevini ise Sema arkadasimiz ustlenmistir.
Bundan sonraki toplantimiz 14.05.2009 tarihinde saat 19.00'da yapilacaktir. Toplanti yeri aksi bildirilmedigi takdirde yine Hanif Han'da aksi halde Mulkiyeliler Vakfi'nin Sisli'deki yerinde yapilacaktir. Bu konuda en gec sali gunu bilgi verilecektir.
Sevgilerimle
Fehim Caculi